BEN MÜSTEŞARKEN – Emre KONGAR
Bundan yirmi yıl önce okuduğum kitapları tekrardan okumaya başladığımda fark ettim ki ilk okuduğumda bazı kitapların tek bir satırının bile altını çizmemişim. Hâlbuki aynı kitabı şimdilerde okuduğumda yüzümdeki çizgilerle birlikte, altını çizdiğim yerlerin arttığını görmek biraz keyif, biraz da hüzün veriyor.
345 defa okunmuş - 22 Aralık 2019 - Pazar 20:06

Kitaplığımda sıra 2005 senesinde okuduğum Emre Kongar’ın “Ben Müsteşarken” kitabına geldiğinde heyecanlanmadım desem yalan olur. Çünkü bu kitabı ilk okuduğumda çok etkilenmiş, Kongar gibi bir toplum bilimcinin kaleminden Kültür Bakanlığı gibi devletin önemli bir müsteşarlığında yaşanan olayları biraz hayret biraz da kızgınlıkla okumuştum. Ancak dürüst olmak gerekirse ikinci okuduğumda  - yani kırlı yaşlarıma sayılı günler kala -  ilk okuduğum kadar kitaptan etkilenmedim. 

 

“Ben Müsteşarken”, birikimli bir toplumbilimcinin Kültür Bakanlığı Müsteşarı kimliğiyle yaşadığı, bürokrasi, siyaset, sanat ve edebiyat çevrelerindeki serüvenlerini, bir edebiyatçı kıvraklığıyla okuyucuya aktardığı çarpıcı bir yapıt. Keskin ve eleştirel bir mizah ile kaleme alınan bu serüvenleri, hem ibretle hem de keyifle okudum. Prof. Emre Kongar’ın edebiyat yapıtı lezzeti veren bu ilginç anıları, geleceğin Türkiye’si için de bazı çözüm önerileri içeriyordu. 

 

“Çünkü başka hiçbir kazancım yoktu ki Müsteşar olmaktan” diyor Kongar kitabın önsözünde. Ve ekliyor;  “Ne para ne pul, ne şan şöhret, ne de siyasal yatırım. Bilakis, elli yaşından sonra çok azalan ömrümün en değerli yıllarını, okuyup yazmak yerine, umutsuz koşuşturmalar ve kısır çabalarla harcıyordum. Tek tesellim, iş yapabilmek, hele hele ben olmasaydım olmayacak bazı kitap basımlarını, ansiklopedileri, bazı kalıcı sanat örgütlenmelerini ve benzeri kültür faaliyetlerini gerçekleştirmekti”

 

Gelelim kitapta altını çizdiğim yerlere;

 

Kongar kitaba “Bu kitabı gençlere, sanatçı ve edebiyatçılara ve devlet memurlarına adıyorum. Gençlere, bizim yaptığımız hataları yinelemesinler diye. Sanatçı ve edebiyatçılara, kısır bir ortamda, estetik değerlerin kıvılcımını başarıyla sürdürdükleri için.  Devlet memurlarına, tüm olanaksızlıklara karşın, yaşama ve görev yapma mucizesini gösterebildikleri için” diye başlıyor. 

 

İnsanların ne olursa olsun anılarını yazmaları gerektiğini vurgulayan Emre Hoca;  “Ben bütün yaşamım boyunca, insanların, ister önemli, ister önemsiz görevlerde bulunsunlar, mutlaka anı yazmalarını savundum. Böylece, Türkiye’nin ‘belleksiz bir toplum’ olmaktan kurtulacağını düşündüm. Kişisel anı ve değerlendirmeler, resmi arşivlerin ve basının yanında, bir toplumun en önemli beyin nöronlarından biridir” diyor. Ve aynı görüşte olan biri olarak, bu notları yazmam için beni biraz daha kamçılıyor. 

 

Kongar ilginç bir kişilik. Kendine göre prensipleri var.  Üniversite de ki öğretim üyeliğinden 12 Eylül’de askerler ve Doğramacı tarafından sakalının kesilmeye zorlandığı gerekçesi ile istifa ediyor ve hiç kravat takmıyor.  Bunun açıklamasını da şöyle yapıyor; “Kravat” sözcüğü Hırvat’tan gelir, Bosna’da soykırım yapan Hırvatlardan gelen bir kravatı takmaktansa, ipek fularımı yeğlerim.

 

Emre Hoca kitabında Türkiye’nin aydınlarının ileri endüstri ülkelerine göre daha düşük düzeyde olduğunu belirtiyor ve maddeler halinde şöyle özetliyor; 

 

•    Eğitimi daha kötüdür.

•    Bildiği ya da bildiğini sandığı konuları yeterince bilmez.

•    Dünyayı ve ülkesini yeterince izlemez

•    Yeterince kendine güveni yoktur.

•    Yeterince bağımsız değildir. 

•    Saldırganlığı yeterlidir hatta kimi zaman yeterinden de fazladır ama onu yerli yerinde ve hedefine uygun olarak kullanmasını bilmez. 

•    Üretim verimliliği her alanda düşüktür.

•    Ayrıca tembeldir. 

•    Devlet karşısındaki konumunu bir türlü belirleyemez. Ya fazla uyumlu ve köle ya da tümüyle inkarcı ve isyankar davranır. Daha kötüsü, zaman içinde bu iki uç arasında çok sık gidip gelir ve bunu “değişti” ve “geliştiği” gerekçesiyle açıklar. 

•    Güvenilmezdir. “Döneklik” ile “değişme ve gelişmeyi”  birbirine karıştırır.

•    Halkını sevmez. Birbirini hiç sevmez. 

•    Eleştiri, övgü ve ittifakları, duygusal ve çıkarcıdır. Yarattığı olumsuz etkilerin tümünü, abartılı bir biçimde büyüterek ve çoğaltarak temsil eder. 

 

Müsteşarlık yaptığı dönemlerde kendisine “Nasılsın?” diye soranlara; “Çöken bir bürokraside, göçen bir Müsteşar nasıl olursa öyleyim” diye yanıt veriyor. 

 

Türkiye’de bürokrasi de görev yapmanın zorluklarına da değinen Kongar; “Türkiye’de bürokrasi hemen hemen bütünüyle akıl dışı ve çağ dışı sınırlama ve kısıtlamalarla doludur. Ayrıca bunun tepesinde siyasal iktidar, siyasal tercihler ve eğitiminin ne olduğu hakkında hiçbir güvence bulunmayan bir politikacı veya bir politikacılar grubu vardır. Bu durumda, akılcı çizgide, yapılması gereken doğrultuda iş üretmek (yani kişisel çıkarlara ya da özel menfaatlere dayanmayan, siyasal değil ama kamu yararına uygun olan iş üretmek) üstelik de verimli olmak, bütünüyle bazı insanların olağanüstü özverisine bağlı oluyor. Peki çözüm? Çözüm, devletin, mevzuat, personel, para ve davranış biçimi olarak ‘küçültülmesinde’ ve ‘etkinleştirilmesinde’ Ayrıca da politikanın, siyasal partilerin ve politikacının düzeltilmesinde. 

 

Kitapta Zülfü Livaneli’nin politikacıyı tanımladığı yazısına da yer veriliyor. Livaneli, 8 Mart 1995 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısında politikacıyı şöyle tanımlıyor; “Türkiye her dalda uluslar arası kadrolar oluşturabilecek birikime ve güce sahip. Mühendislerimiz, doktorlarımız, gazetecilerimiz, sanatçılarımız, bankacılarımız, yazarlarımız, diplomatlarımız arasından dünya düzeyinde kadrolar çıkarabilirsiniz. Çok parlak beyinler var Türkiye’de. Ne yazık ki bu parlak kişiliklerden politikaya yansıyanı bir elin iki parmağını geçmeyecek kadar az. Diğer meslekler gibi, dünya düzeyinde bir politikacılar kadrosu kurmamız çok güç. Partilerin iç mekanizmaları ve Meclis’in yapısı buna izin vermiyor. Politika zaten halka ve aydınlara kapatılmış, sadece bu işi meslek edinmiş birkaç bin kişi arasında geçen bir ‘Ankara tavla’sının adı. 

 

Emre Hoca kitapta şiddetle bir kitabı öneriyor.  “Turan Karakaş’ın “Keloğlan Demokrasi Diyarında” uzun soluklu politik bir masal. Türkiye’nin siyasal sorunlarının anlatıldığı kitabı okumamış olanlara şiddetle öneririm” diyor ve Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ile yakından ilgilenen biri olarak okunacak kitaplar listeme bu kitabı da ekliyorum.  Ayrıca hocanın liderliğin on altın kuralı ile ilgili yararlandığı kitaplar, Ahmet Taner Kışlalı’nın tüm kitapları özellikle “Siyaset Bilimi” adlı çalışması, Keykavus’un “Kabusname”si, kendi yazdığı “Toplumsal değişme kuramları ve Türkiye gerçeği”, “Saltuk-name” , Menakıb-ı Sultan Süleyman ya da Risale-i Padişahname  -  Can Paker’in “Değişim Çağının Yönetimi” – Sun Tzu “Savaş Sanatı” – Wess Robert’in “Hun İmparatoru Atilla’nın liderlik sırları” – Bernard Shaw “Gülen Düşünceler” – Lee Iacocca “Milyarder olma sanatı” 

 

Kongar,  Nazım Hikmet ile ilgili yaptığı şu tespitler yüzünden zaman zaman eleştiriler alıyor; “Nazım Hikmet önce insandır, sonra şairdir, daha sonra vatanseverdir en sonra da komünisttir. Komünistliği en sondadır. Aslında “disiplinsiz” bir komünisttir. Paradokslar adamıdır. Kendi bildiği, kendi duyduğu biçimde komünisttir. Bu nedenle de, dönemin resmi komünist partisi tarafından hep itilip kakılır. TKP yöneticileri, onu Moksova’ya “Troçkist” diye ihbar etmişlerdi. Bu nedenle de, çok istemesine karşın, bir türlü resmi TKP içinde aktif bir üst düzey yönetici rolü alamamıştı”

 

Kitapta Türkiye’nin siyasal sorunlarına değinen hoca bir toplum bilimci olarak çözüm önerilerini de şöyle sunuyor. “Türkiye’nin genel sorunlarının, sosyal demokrasinin üç ilkesi ile çözülebileceğine inanıyorum. Üretimde verimlilik, siyasete katılım, toplumda fırsat eşitliği. Devleti kurtarmak için meclisi düzelteceğiz. Meclisi düzeltmek için, siyasal partilere çeki düzen vereceğiz. Siyasal partilere çeki düzen vermek için de, vatandaş olarak siyasete ağırlığımızı koyacağız. Ancak böylece, çıkarcı ve fırsatçı politikacı prototipinden, özverili ve dürüst politikacı prototipine geçebiliriz. 

 

Kitapta hoşuma giden ya da daha önce kullanmadığım kelimeler ve anlamları; 

 

Müstehzi:  Alay eden, alaycı, alaylı bir üslupla konuşmak 

 

Oportünist:  Fırsatçı, her türlü durumda kendi çıkarını gözetip bir kar sağlama peşinde olan insan modeli

 

Liyakat: Bir şeye layık olma hali

 

Gönendirmek: Mutluluk duymasını sağlamak, mutlu etmek, sevindirmek.

 

Akraba-ı taallukat: Hısım, akraba, sülale

 

İki camii arasında binamaz kalmak: Hangi tarafa yaklaşacağını ve ne yapacağını bilemeyenler için kullanılan deyimdir. 

 

Vehmetmek: Varsaymak, oluşuna inanmak, oluşuna inanmaya kendisini mecbur bırakmak. (Ben de aydın olduğunu düşünen belki de vehmeden)

 

Bermutat: Her zaman olduğu gibi, öteden beri olan biçimde (Yine bermutat çok sıkışık bir gün)

 

Hilkat garibesi: Doğuştan, yaratılıştan gelen gariplik (Atatürk Kültür Merkezi, eşi dünyada görülmemiş bir hilkat garibesi idi)

 

Şıpın işi: Kolayca ve çabucak yapılıvermiş olan, özensizce yapılan. (Kültür’de ne bürokratlar var, nasıl da şıpın işi tahsisat yaratıyorlar)

 

Faş etmek: Gizli olanı açığa vurmak, duyurmak, ortaya dökmek, dile getirmek. (Foyasını faş’etmiş)

 

Nevzuhur: Yeni ortaya çıkmış, zuhur etmiş. (Keçi sakalı, fuları, nevzuhur piposu)

 

Çar naçar: İster istemez. (O zaman, çar naçar araya sıkıştırdık başkanları)

 

Ahval-i adiye: Olağan haller. (Elektrik arızası ahval-i adiye halini almış)

 

Palyatif tedbir:  Köktenci olmayan, geçici, yüzeysel ve bazen pratik sonuç doğuran önlem. (Defalarca üstünkörü palyatif tedbirlerle ellenmiş su, elektrik ve elektronik sistemlerinin içinden çıkması olanaklı değildi)

 

İyilik yap denize at, balık bilmez ise Halik bilir: İnsan karşılık beklemeden iyilik yapmalıdır. İyilik yaptığımız kişi bunu bilmese bile Halik yani yaradan bunu bilir, karşılığını o verir. 

 

Addetmek: Kabul etmek, saymak. (Vatandaşlık vazifesi addettim)

 

Merhale: aşama, derece, evre (Geçen yüzyılda belli bir merhale kat eden)

 

Laiklik: Devletin, insana inançları konusunda baskı yapmaması ve başkalarının baskı yapmasını da önlemesi ilkesidir. 

 

Agnostisizm: Şüphecilik

Metodiklik: ….. (Her zamanki dürüstlüğü ve metodikliği)

 

Tahayyül etmek: Hayal etmek (Varın ötesini siz tahmin ve tahayyül edin)

 

İrticalen: Hazırlıksız, bir metni okumadan, ona bağlı kalmadan yapılan konuşma demektir. Bu nedenle, “irticalen kitap okudum” sözü yanlıştır. Bir konuşma ya “okunarak” yapılır, ya da hazırlıksız, “irticalen”

 

Muharrir: Gazetede yazı yazan, yazar. (Yaşar Kemal’e muharrir, mürşit ve mehdi yani üç M derlerdi)

 

Herif-i naşerif: Şerefsiz herif (En yakınımızda bulunan danışmanlardan biriydi bu herif-i na-şerif)

 

Tasallut: Saldırma, sataşma (Bürokrasi, siyasetin tasallutundan mutlaka kurtarılmalıdır)

 

İdare-i maslahatçı:  Bir işi gerektirdiği gibi değil de günün şartlarına göre yapma, işi oluruna bırakma.

 

Desenformasyon: Sürekli olarak bir konuda yalan haber üretmek, yalan yanlış bilgi vermek.

 

Hamiş: Dipnot. Mektup yazılıp bittikten sonra altına konulan kısa not.

 

Zehap: Yanlış kanaate kapılma. (Oyun oynuyorum zehabına kapılmasın diye)

 

Emre Kongar’ın “Ben Müsteşarken” kitabını  özellikle devlet kurumlarında görev alanlar olmak üzere herkesin okumasını  şiddetle tavsiye ederim.

 

Deniz Gezginci

denizgezginci@hotmail.com

Sağ üst butonu tıklayarak geri dönebilirsiniz...